El, el olunca: Yeni bir son

Baha Görkem Yalım’la söyleşi: Bedenin içinde, onu çevresinin içinde çözen ama tam manasıyla çözülerek yok olmasını da engelleyen şeyin, bir ritimler zinciriyle oluştuğunu düşünüyorum. Bu ritimler, mesela, cinsiyet değişkenliği ve iş bölümü ile titreşiyor.

Bazı karşılaşmalar uzam-zamanda o kadar zahmetsizce serbest dolaşıma giriyor ki dilin çizgileriyle onları aşağı çekerken ürkütmekten çekiniyor insan. Baha Görkem Yalım 2018 güzünde Paris’teki sergisinde tanıştığımızdan beri bende bu hissi uyandırıyor. Çoğunlukla video, performans ve metin formlarında ortaya çıkan üretimlerinde sıklıkla yakaladığım, süreğen, adeta sonsuz bir türeme, kabarma ve katmanlaşmanın hareketsizlikle adeta bir heykele, kaideye dönüşü. Bu duru ve dondurucu tezat, döngüsel evrensel hareketin insan algısıyla ve bedeniyle kesiştiği yerlerde imtihan veriyor. Süreğen hareket birbirine benzeşen fakat tekrar etmeyen, erinçsiz olmakta kararlı girişimler ve karşılaşmalar yaratıyor. Bu çalışmalarda Yalım’ın yordamıyla biçimlenen söylem, tarih ve birey, köken ve hafıza, bilinç ve aidiyet uzlaşmazlıklarının yarattığı baskılara ve uçurumlara rağmen, ‘dünya’ düzleminde mümkün özgürleşmelere kapı açıyor. Uzlaşmazlık sınırları arasında oluşan katmanlar soluk alıyor, ritim buluyor, el uzatıyor. Temas noktası asla tam olarak netlik kazanmayan bu el, sınırların yok oluşunu kutluyor en çok. Bu el, övünmekten ve tanınma arzusundan muaf. Kıpırtısız. Mutlak sessizlik gibi. Vazgeçmeden ilerliyor. Dilin yokluğunda elin sessizliği işliyor. Belki de bu yüzden, Yalım’ın yarattığı durumların hepsi, üzerine yazmaktan çok, içinde yaşanmak üzere. Yarı-tecritle kent yaşamından soyutlandığımız Amsterdam’da 2021 yılının ilk aylarında buluştuk. Birbirinden ayrışamayacak derecede kaynamış sanat-yaşam pratiğinin yalınlığı, kazaları, kazazedeliği; fantomatik mevcudiyeti sahipleniş, bedende bulunma, kirlenme, tarih ve su üzerine konuştuk.

Baha Görkem: Bu aralar suyla meşgulüm, öyle görünüyor. Astrida Neimanis’in Bodies of Water adlı kitabını okuyorum. Neimanis’in ‘sudan bedenler’i Deleuze’ün ‘organsız beden’ine benziyor… İkisi de ‘tamamen çözülemezsin’ diyorlar fakat bir miktar çözülmekten bahsediyorlar. Buna paralel olarak bir de safsızlık, kirletme, kirleniş’ten yana olan düşünürleri içselleştirmeye çalışıyorum. Donna Haraway olabilir, Anna Tsing olabilir… Luce Irigaray da okumam gerekiyor. Buralarda geziniyorum.

Ilgın Deniz: Okuduğun şeyleri bir çekilmeyle mi seçiyorsun yoksa bir proje olarak onlara doğru itiliyor musun? Projeyi de şu anlamda kullanıyorum; ‘dönüşülmeye çalışılan imge’ye proje diyorum. Belki de daha eril bir oluşma halini tanımlıyor bu projelenme hali…

BG: Çekilmeyle. Projeyle ilgilenmediğimi fark ettim. Hayatın içinden geçerken bir şeyler üretiyorsun, bir yaşam formu olarak, yaşamın yan ürünü olarak. Onlara birer proje gibi bakamıyorum. O yüzden belki böyle milim-spesifik olmamak da bununla paralel gidiyor. Bir anda sergileme teşhire dönüşmeye başlıyor ya, milim-spesifiklik sosyal ve alansal bir kaygı olarak işin içine o zaman giriyor. Benim için bedenin kendisi bir proje. Çok zararlı bir bakış açısı, keşke bırakabilsem, ama bedeni bir proje olarak görüyorum. Sanki daha iyiye gidecekmiş gibi; daha çok kontrol edebileceğim, daha çok tanıyabileceğim bir alan gibi ama aslında öyle değil. Devamlı yıkılan ve yeniden yapılan bir şey. Onu ilerleyen bir proje gibi görüyor olmak insanın kalbini kırıyor. Aradaki fark git gide daha çok açılıyor. Bir yandan moderniteyle olan dert de öyle ya. O hayal kırıklığına hazırım.

ID: Bedenlik korkutucu. Belki de bedenin tarihsel olarak kodlanmış sınırlarından ötürü? Elizabeth Grosz, Uçucu Bedenler’de sınır kavramının ‘tehlikeli yabancı bölge’ yaratan bir eril felsefe ürünü olduğundan söz ediyor.  Ben git gide daha iyi anlamaya başladım bedeni, halen öğreniyorum.

BG: Ben hâlâ öğrenemedim. Bedenim olduğunun çok geç farkına vardım. Bu tabii ki bir açıdan travmayla baş etmenin yolu gibi, bedeni yok sayarak yaşamak. O yüzden önemli bir yandan da. Bu fark ediş ikimizin de içinden geçtiği yüksek lisans programı sırasında bulduğum topluluğun sağladığı güven hissiyle gerçekleşti ve her şey değişti bu fark edişten sonra.

Ne var ki bedeninin aşırı farkında olan ve bedenlerini çok iyi kullanabilen insanlara hayret ediyorum. Herkesin bedeni olduğu fikriyle hareket ediyorlar. Farkında değiller ki pek çok insan bedenlerinin olduğunun farkında değil. Bazı performans sanatçıları, hareketle uğraşan insanlar, bedende olmayı allah vergisi zannediyorlar.

ID: Bedenliği düşündüğümde aklıma hep çizgisel, sosyal olan zamana iştirakin cisimlerinden biri olduğu geliyor, sonra ivedilikle bu çizgisellik yıkılıyor. Ben şubatta geldim buraya değil mi? Arada geçen görüşmediğimiz mart ayı çok uzunmuş gibi mesela, hep, her yıl çok uzun çekiyor mart, 31 değil de 62 gün sürüyor.

Diğer yandan bilinç kendisini bedenin bu numaralarına karşı o kadar güzel eğitiyor ki, kendini hep bedenden kopartarak huzurda yaşamaya alışma peşinde, adeta bir zeplin gibi. Denge olmadığı zaman ne yukarı çıkılabiliyor ne aşağı inilebiliyor. Bu gelgitler içinde bedenin içinde sakin durmak, gözlem halinde kalmak mümkün. Çok tuhaf buluyorum bu dönemleri. Asılı kalmak gibi. Bedensel olarak erişememe, temas edememe hissi mevcut.

BG: Bedenin içinde, onu çevresinin içinde çözen ama tam manasıyla çözülerek yok olmasını da engelleyen şeyin, bir ritimler zinciriyle oluştuğunu düşünüyorum. Bu ritimler, mesela, cinsiyet değişkenliği ve iş bölümü ile titreşiyor. Benzer biçimde spor yapmak da öyle. Sporun, yani mekanik hareketin ve tekrarlamanın ritmine girildiği zaman bedenin kendi süresi oluyor, aşırı yorgunluk üretip düşünmediğin ana varmak senin kontrolünde oluyor belli günlerde ve o günün belli saatlerinde. Onun iyileşme süreci bir anda düzen getiriyor. Bu da heveslendirici.

Kathy Acker’in vücut geliştirirken, yani bedenin alanını değiştirirken edilen tekrarların vücutla olan ilişkisi üzerine kısa bir yazısı var, Against ordinary languagediye, hep onu düşünüyorum spor yaparken. Bir ara yanıt yazmayı düşündüm ona da, ama her başladığım iş gibi yarım kaldı! Hiçbir şeyi bitirememek benim için bir patoloji ama aynı zamanda bir strateji halini aldı.

ID: Bitiş fikri yanlış mı hissettiriyor?

BG: Kendi pratiğimi düşündüğümde, hiçbir şeyin bittiğine inanmıyorum. Bütün işleri birer süreç olarak görüyorum; bu işler sadece belli kitlelerle buluştukları belli noktalarda kristalize oluyorlar. Bu noktalar sergi gibi kurulan şeyler olabildiği gibi, planlı ya da plansız kısa temaslar da olabiliyor. Her yaptığım işin üzerinde çalışmaya devam ediyorum. Bu taktik bir yandan bitirememe ya da bitirme korkusuyla başa çıkmama yardım ediyor. Bir yandan da işler gerçekten de bitmiyorlar. O yüzden portfolyomun 75 versiyonu var, işlerin tarihleri ve içerikleri hep değişiyor. Öte yandan fabrikaya dönüşmeden bütün hepsini nasıl görebilirsin? Biraz zor. Ya da belki fabrikaya dönüşmek de gerekiyor bir aşamada. Mekanla bağlantısı çok yüksek bir durum tabii bu. Stüdyo dediğimiz şey belki de bu.

ID: Bu süreç çok doğal değil mi bir yandan da? Sürecin içerisinde ara ara yumurtlanıyorlar, yaşıyorlar devamlı… Sonra bir şeye benzemeye başlarlar gibi oluyor fakat konuşmaya devam ediyorlar. Konuştukça da değişiyorlar. Nisan başında bir araştırma konferansına katıldım ses-şiirlerle, ilk defa uzun süredir düşündüğüm birkaç şeyi ifade etme şansım oldu. Mesela, sorularımdan biri şuydu: Şiir yazılıyor, tamam, ama sonra ne oluyor? Ne olmuş yani yazıldıysa? Bitti mi şiir yazıldığında? Bunu kabul etmiyorum. Bir şeyleri dönüştürmüş olması ve kendisinin de dönüşmesi gerekiyor. Bilinçdışı bir iletişim arzusuyla söylenmiş bir şeyin hızlı olarak tüketilmesine, hatta metalaşmasına katlanamıyorum. Bu bana bazen çok püriten dönemler geçirtiyor, hırçın bir rahibe gibi adeta: Şimdi bunu okuduk ama ne oldu? Ben bunu yazdım, ama şimdi ne olacak? 

BG: Yazılmaya devam edince bir şey, daha doğrusu, bitirilmemesine karar verilince bir şeyin, onun sonraki hayatına dair endişeler de ortadan kalkmış oluyor. Bir şey insanlarla kontak haline geldiği zaman, izleyici onu bitmiş olarak algılasa da, bittiğini düşünmüyorum. O yüzden şiirle karşılaşmalarımızda da, yani o kontak kurulduktan sonra da, şiir de bir yandan yaşayıp seninle birlikte değişmeye başlıyor. Bir yandan kitaptan konuşmak daha zor, çünkü basılmış, imzalanmış ve bir obje olarak farklı bir hayata kavuşmuş bir şeyden bahsediyoruz.

‘Kontaminasyon’ derken bu kontaklardan da bahsediyorum, bunları da içine alan bir kavram benim için, en azından yaptığım şeyler bunu başarmaya çalışıyor. İnsanlarla kontak haline gelip bir şekilde içlerine girip belki biraz RNA sekansı gibi kendini o insanlarla birlikte tekrar kodlayabilen -biraz virüs gibi, biraz değil çünkü tam olarak bir kapsülden bahsetmiyoruz- kendi de değişmeye hazır, kendi de değişebilen, son haline gelmemiş, yaşayan bir form olarak görüyorum bu emek formlarını, adına sanat diyor olabiliriz şu an. Ama işte bir şekilde profesyonelleşme, marketin içine girme ve saire istekleri, biz istemesek de dışarıdan bize yönelen bu talepler, bu bahsettiğim arzuların tamamen karşısında şeyler. Yani bitmeyen işleri bırak satmayı, sergiletmek de oldukça zor hale geliyor. O yüzden biraz işlerin niyetini gizli tutmak zorunda kalıyorsun. Biraz sırra dönüşüyor her şey. Ondan da çok hoşlanmıyorum çünkü gene içeri kapanma söz konusu oluyor öyle olunca.

ID: Yo! Hep içindeyiz. Kontak, dokunmayla ilgili. Mel Chin’in 1991 yılında ürettiği biyoteknoloji işi Revival Field geliyor aklıma. Boş bir arazinin ortasında, kare şeklinde bir laboratuvar-bahçe projesi bu. Endüstriden ötürü çevreye çinko, kadmiyum, bakır gibi metallerin yarattığı kirliliği temizleyen özel bitkilerden oluşan, dış mekândan korunmuş bir alan. Anlaşılıyor ki bu özel bitkiler hava kirliliğiyle mücadelede üretilen pek çok diğer yöntemden çok daha etkili ve çevre dostu. Kontak, ‘kontaminasyon’ ve sınır üzerine düşündürücü.

Peki tüketmekle kontaminasyonun buluştuğu bir yer var mı? Nesnenin tüketilerek, bir şekilde bulaşıcı hale gelmesi umudu gibi bir şey mesela?

BG: Tam tersi aslında. Bir şeyi tüketmek demek, benim için, o kontağı kaybetmek anlamına geliyor. Çünkü bir şeyi tüketmek için onu soyutlamak, yuvarlamak zorunda kalıyoruz. Yuvarlayınca da temas edemiyoruz, birbirine dokunup kaçan yuvarlak kütleler düşün. Onun zıddı nedir, belki köşeli, çizen, birbirine kenetlenebilen şeyler. Bu geometrik imgelemi, bu kontakları açıklamak için kullanıyorum, daha kolay oluyor canlandırmak. O yüzden pürüzsüz hijyenik, yuvarlak yüzeylerdense, sivri, yapışkan vs. yüzeyleri tercih ediyorum hayatta.

ID: Peki tüketimden bahsederken, metabolize etmeyi düşünebilir miyiz? Çünkü bir şekilde kendi salınımına başlıyor o obje…

BG: Evet, bu biraz yamyam metafiziği, sindirerek dönüşümgibi,düşmanını yiyorsun ve seni dönüştürüyor. Öyle yaşamak da mümkün tabii, belki de öyle de yaşıyoruz bir yandan. Direndiğimiz şeyler bizi değiştiriyor. Direnmek… Yemekten direnmeye nasıl geçtik?

ID: Yine sınırlar söz konusu. Aslında belki de direnmekle metabolize etmek arasındaki tanım farkı, geçirgenlikle ilgili. İnsan-sonrası bir bakış, devamsızlığın sonunu getiriyor, bölgelenmek ya da zamanda eğretilik ve gecikme de ortadan kalkmış oluyor… Her duruşun -hatta daha ziyade durumun- politik, kozmolojik, ekolojik bir duruş olması söz konusu. De Castro’nun düşüncenin kalıcı olarak bağımsızlaşması dediği de o. Geçirgen olmamak mümkün mü?

BG: Mümkün değil. Neimanis’in kitabında da aslında üzerinde durduğu şey o.  ‘Oceanic’, okyanus hayatı. Bir yandan okyanusu bir arşiv gibi görüyorsun, plastiklerden balinalara kadar.

Bir su kütlesi olarak okyanus stres halinde inanılmaz dönüşümler geçiriyorsa, çoğunluğu su olan kütleler olarak bizlerin de, belli dönüşümlerden geçmiyor olması imkânsız. Ya da aynı şekilde kendimizi bir arşiv olarak görmememiz de imkânsız gibi geliyor. Ay tarafından çekilmiyor olduğumuzu düşünmek de bir o kadar öyle. O yüzden su gibi geçirgen, akışkan, sınırları çok belli olmayan varlıklar olduğumuzu düşünmekten keyif alıyorum, çünkü böylelikle Aydınlanma Çağı’nın özneci insan tanımına karşı durmuş oluyoruz. Birbirinden bağımsız, kendi özerkliği, otoritesi olan birimler olarak görülüyor olmak ölümcül bir hata. Şekilsiz, akışkan varlıklar olduğumuzu düşününce gelecek biraz daha belirsizleşiyor ve biraz daha ilginç hale geliyor. Benim için aynı şekilde sanat da öyle bir şey. Sınırları çizilmiş, nasıl muhafaza edileceği, nasıl sergileneceği, nasıl satılacağı belirlenmiş bağımsız şeyler haline geldiği anda, benim için de biraz daha ölmeye başlıyorlar. Muhafaza etme, müzelerin birer anıt mezar olması, bunlara da temas etmiş oluyoruz. İnsanlarla bir araya geldiğimiz durumlar, insanlarla buluştuğumuz yerler benim için ilginç. Bir resmi nasıl yaparım’ı düşünmektense, o resmin içinde bulunduğu ve başkalarıyla temas edebildiği koşulların nasıl olacağını düşünmek benim için çok daha tercih sebebi. Sergi bu buluşma biçimlerinden yalnızca biri. Buluşmalar her şekilde gerçekleşebilir. Bunu fark ettiğimden beri biraz daha mutlu bir insanım. Sadece insanlarla temas etmek istiyorum, o kadar, yapmak istediğim başka bir şey yok yani. Senin gibi, benim gibi, sanatla yaşam arasındaki farkı çok iyi algılayamayan, her şeyi birbirinin içine geçmiş yaşayan insanlar için iyi bir yer. Ama biraz da zor bir yer. Biraz korunmasız oluyorsun, kapatılamıyor hiçbir şey tam olarak, açıkta kalıyor mutlaka bir köşe.

ID: Çok politize bir yer çünkü. O yüzden de her gün yeniden kurgulanması gerekiyormuş gibi. Fakat bu kurgu da tam olarak kurgu roman yazmak gibi değil, her güne yeni bir benlikle başlama, ve güne, bu benliğin -ya da benliklerin- içinden bir üslupla hitap etme, ve günü içeri buyur etme ihtiyacı; hatta susuzluğu belki de. Ve çoğunlukla da o bahaneleri kurgulamak, oluşturmak, kesişim noktalarında var olmak gibi. Kesişim ihtiyaç olduğu kadar da ikircikli. Alphonso Lingis ‘erotizmin aslında bir ihlâl edilme arzusu’ olduğunu düşünür... Buna ne dersin? Bu yine sınırların ihlâl edilmesi gibi bir şey değil mi? Tıpkı ölümlülüğün dünyayla erotik bir bağ kurmaya sebep oluşu gibi?

BG: Su bedenler de kendi içinde erotik bir fikir tabii. Dediğin gibi sınırları belli olmayan şeyler olarak sürekli dönüşüyoruz bir yandan. Kendi içine katlanıp açılıyor, başka sularla birleşirken bilişsel ayırdı kalmıyor. Kayalara çarpan sularda, bardaktan taşan sularda, yoğunlaşan buhardaki erotizm. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Huzur’da dediği gibi; “Çünkü suyun sesi, aşkın, ihtirasın sesinden kuvvetlidir. Karanlıkta su sesi insanın içindeki ölüm mayasının dilini konuşur.”

ID: Bu bana suyun aynı anda hem durdurulamayan bir döngü hem de engin bir durağanlık oluşunu hatırlattı. Ne sonu var ne başı var. Devinimin mutlak devamlılıkta eriyişi. Hayat ve sanat iç içe geçtiğinde bunun aşırı politize bir durum/duruş olduğundan bahsetmiştik. Bu bir yandan radikalliği de getiriyor akla. Biyolojide de radikallik kullanılır ve aslında kelime kökü kök’ten gelir radikal sözcüğünün. İngilizcede turp, kırmızı gibi kelimeler de benzer yerlerden türer... Kök nasıl bir şey?

BG: Kökenden bahsederken bilgiden bahsetmek gerekmeyecek, onun farkındayım. Muhtemelen şöyle olabilir; kontaminasyondan bahsederken, bir yandan da aslında sonu olmamaktan bahsediyoruz ya başından beri, bu aynı zamanda kendi sonumuzun olmadığından bahsetmeye de dönüşüyor. Birbirimizin içinde sürekli var oluyorsak, o zaman sonu olmayan bir şeyin başından bahsetmek de gereksiz hale gelmiş oluyor. Daha doğrusu, başlangıç bir vaka olmaktan çıkıyor ve soruyu tersine çeviriyorsun. Bizim varlığımız bir başlangıcın olduğunu kanıtlıyor, ama onun ne olduğuyla ilgilenmemiz gerekmiyor diye düşünüyorum. Bu birikim, bir şeyin birikimi olduğu gibi, bir yandan şimdi, bir yandan arşiv. Arşivden bahseder olduk yine. Bir birikimden bahsetmek de çok yoğun. O yüzden bilgiden bahsetmek çok doğru olmaz diye düşündüm ilk başta. Çünkü yaşayan bir arşiv olarak hayatını sürdürmek için bazı şeyleri de dökmek, yok etmek zorunda kalıyorsun. Kendi kendini yakıp tekrar yapan bir arşiv. O yüzden bir birikim değil. Geriye doğru takip edeceğimiz çok fazla bir şey kalmamış olabilir ama bir başlangıcı ve derin bir geçmişi olduğu kendimizden çok belli bir yandan. İnsanlarla bir araya gelmenin önemi de oradan geliyor. Ben benim kaybettiğim bilgileri sende bulabiliyorum ve birbirimizin kökü olmaya başlıyoruz şimdide. Bu benim için, hepimiz için önemli bir şey, bir yandan zamanla ilgili derdimizi de çözmeye başlıyoruz. Büyük soruları küçük temaslarla, küçük duygu yoğunluklarıyla karşılamak bence incelikli bir şey. Hayatta olmak biraz daha ilginç bir hale geliyor böyle bakınca. 

Kaos GL Dergisine ulaşın

Bu yazı ilk olarak Kaos GL Dergisinin Kurumsal Politikalar dosya konulu 185. sayısında yayınlanmıştır. Dergiye kitapçılardan veya Notebene Yayınları’nın sitesinden ulaşabilirsiniz. Online aboneler dergi sitesinden dergiyi okuyabilir.

https://kaosgl.org/haber/el-el-olunca-yeni-bir-son